Showing posts with label Sinanko. Show all posts
Showing posts with label Sinanko. Show all posts

Monday, November 12, 2012

Best Fail Compilation

Aylardır hazırlandığımız, üstüne bol bol konuştuğumuz, heyecanla beklediğimiz 2012 Avrasya Maratonu sonrasında blog yazarlarımız arasında hala tek maraton koşabilmiş kişi Banu olarak kaldı; işin Türkçe'si beceremedik.

Işin hikayesi: Banu'nun tavsiyelerinden de yola çıkarak son hafta ciddi bir karbohidrat yüklemesi yaptım, playlist'imi kendine getirdim, stresin çoğunu üstümden attım, kafaca son derece hazırdım starta geciktiğim sırada. Tecrübe dediğin böyle bir şey işte; zaten daha önce de koşulara geç kaldığım için kafa olarak oldukça rahattım. Isınmamı yaptım, kamerayı tam başlatacaktım SD kart çalışmadı ve onu değiştirdim. Sonra da ufak ufak köprüye doğru yollandım. Bu sırada sadece 4 dakika geç start almıştım ki çok kritik bir durum yok ortada. Biraz fazla 8 km koşanların arasından başladım ama zaten Barbaros'a geldiğimde ufak ufak 15K'cıları, Beşiktaş'ta maratoncuları yakalamıştım pek tempo yapmamış olsam da. Kendime her su istasyonunda duracağıma dair söz vermiştim, o yüzden hiç gerek olmasa da Şampiyon Kokoreç'in önünde de durdum, 6. km'de. Sonra Fındıklı'da 8K bitti, Galata'yı geçtik, dönüşte olan 15K'cıları gördüğümde hala "oh ne güzel başladık, daha anlamadım bile diyordum". 10 K ve 1 saat olmuştu bu arada.

Insan beyni öyle enteresan bir şey işte. Annelerimizin yemek yaparken kurdukları alarm gibi ben de kendi beynimi koşacağım mesafeye kuruyorum. 5K koşacaksam 6. kilometrede bayıyorum. 10'sa 10, 21'se 21, 42'yse 42. Tabi kafayı 42'ye kurunca da 10K ısınma turu gibi geliyor. Gerçek anlamda maraton, 15K'nın Kadir Has'ın önünden döndüğü, seninse devam ettiği anda başlıyor sanki. Bundan sonra sadece sen ve fellow maratoncular var. Eyüp'e kadar güzel gittim, mis gibi döndüm. Etrafta Fred Çakmaktaş kostümlü bir abiden kanatları ile toptan bir arıya dönüştü Çinli ablamız vardı mesela. Hala onları izliyordum. (bir not; şehrimizin göbeğinden geçen Golden Marathon'un tadını koşan ve/veya destekleyen yabancılar çıkarıyor, bizimkiler sadece yollar kapandığından küfrediyor).

Unkapanı'na dönüp Fatih'e doğru yokuş çıkmaya başladığım sırada (18K), planım mükemmel işliyordu. Neredeyse yarı maraton mesafesine gelmiştim, istediğim tempoyu tutturmuştum ve vücudumda herhangi bir yorulma veya sakatlık izi yoktu. Planımın bu kısmında yokuşu yürüyerek çıkmak vardı ama yokuş beklediğim kadar dik değildi ve yürümeye başlayınca sıkıldığım için koşmaya devam ettim. Ne de olsa farklı kasları çalıştırıyor yokuş yukarılar diye de avunarak Haşim İşcan geçidine geldim, sonrasında da yavaş yavaş Yenikapı belirdi. 20K. Yarı maraton mesafesini neredeyse bitirdim, aynen devam. Benim için asıl zor olacak yerin burası olacağını düşünüyordum. Dümdüz, hiç farklılığı olmayan bir yol. Git ve gel. Hem Eyüp hem Bakırköy git-gel'leri biraz can sıkıcı, aynı mesafeyi git-gelsiz bir yolda yapmayı tercih ederdim.

Yarı maraton mesafesini geçtikten sonra hem vücudum hem aklım bilinmeyene doğru adım atmıştık, bundan sonraki her adım daha önce gitmediğim uzunluklara gidiyordu. 25. km'den itibaren de garipsemeye, arızalar çıkacağının haberlerini vermeye başladı vücut. 22.5'da ilk energy gel'imi almıştım, 5 km'de bir alacaktım 4 tane. Ama artık vücudum yavaşlamaya ve zorlanmaya başlamıştık. Durup stretching yaptım, biraz yürüdüm maratonu 3.5 saatte bitirecekler yolun öbür tarafından Sultanahmet'e doğru uçaradım koşarken. Bu sırada arkadan soğuk soğuk esmeye başlayan rüzgar da baymıyor değildi. Sonra AdımAdım'dan bir ekip, engelli bir çocuğu özel aracında taşırken yanıma geldiler. Ben de onlarla bir süre tempo yaptım, hatta geçtim de, ama daha sonra yine yürümeye başladım. Maalesef yarı maratondaki gibi durmadan koşmadığım için kendime bir tavşan bulmam da oldukça zor oldu. 3-5 tavşan birden belirledim ben de. Onlar yürürken geçiyorum ve bir sonraki tavşana takılıyorum, sonra ben yürürken onlar beni geçiyor vs.

Kafamda hep 33K hedefi vardı. Uğurlu sayım olması dışında eğer o mesafeye gelirsem ne yapıp edip bitiririm diyordum. Ondan önceki hedefim 30, bir önceki hedefim de U dönüşü yapılacak olan 28. K'daki Gelik restorandı. Gelik'e geldim ama geldiğimde artık fizik olarak oldukça düşmüştüm, neredeyse sadece yürüyordum. Sıkıntım da şuydu: mental olarak çok hazırdım ve hala çok istiyorum, enerji olarak da sıkıntı yaşamıyordum ama bacaklarım reddediyordu dahasını. Bahsettiğim soğuk rüzgarı da önden alarak başladım Bakırköy-Sultanahmet yoluna. Koşu pace'im 9'lara kadar inmişti artık, o da sinirimi bozdu. Yani ben kendimi zorlayıp koştuğumda aslında hızlı bir yürüme temposuna anca erişiyordum. O halde yine de koşa-yürüye 29'a geldim. Kendime dedim ki 30'a kadar hiç durmayacaksın, hep koşacaksın. Ve bunu da yaptım. Gerçekten 29-30 arasında hiç durmadan koştum. Ama sonrasında moral bozucu hamleler arka arkaya gelmeye başladı. Önce son koşucuyu takip eden ambulans öbür taraftan geçti, sonrasında bir kamyonet kilometre tabelalarını toplamaya başladı. Yani yavaş yavaş parkur kapanıyordu ve ben hala 30.5'teydim. Artık yürürken diğer yürüyenlere de geçilmeye başlamıştım ve hala yolum vardı. Çok denesem çok istesem de o marş motoru basmıyor ve ben tekrar anlamlı bir tempoda (veya herhangi bir tempoda) koşamıyordum.

Artık 32.5K'da, 10 kilometreden az kalmışken, Abdi Ipekçi'nin sahile bağlandığı noktada yarışı bıraktım. Çünkü kramp sinyalleri bir süredir geliyordu ve ben artık daha adım atacak halde değildim. Parkur kapandıktan sonra da koşmak istemiyordum. Insan nerede durması gerektiğini de bilmeli galiba.

Mutsuz değilim. Elimden geleni yaptım, gerçekten daha fazlasını yapamazdım. Ayağımı kaldırıma çıkaramayacak kadar bittiğimde bıraktım. Ve benim için çok büyük bir tecrübe oldu. Kafa olarak çok konsantre şekilde hazırlansam da, isteğim çok olsa da bilinçli şekilde hazırlanmamıştım. Onun getirdiği limit de buydu. Hayatın bir Amerikan filmi olmadığını, yeteri kadar emek vermezsen bazı şeyleri yapamayacağını hatırlatması iyi oldu. Ve kamçıladı. Şu an antreman yapmak, o maratonu tekrar denemek için yanıp tutuşuyorum. En yakın zamanda daha bilinçli bir şekilde antremanlara başlayıp seneye çok daha iyi bir şekilde geri dönmek istiyorum. Öncesinde belki başka maratonlarda koşar ve o mesafeyi bitiririm ama asıl hedefim hep Avrasya olacak. Yenicem seni Istanbul!

Saturday, November 10, 2012

Playlist of a Marathon

Ah, maratona sadece bir gün kaldı. Yarın sabah maraton.

Bildiğim kadarınca koşarken müzik dinleyen, hatta müziksiz koşamayan kişi sayısı pek az değil. Bendeniz de bu grubun bir üyesiyim. Bu pazarki Avrasya Maratonu'nda yaklaşık 5 saatlik bir yalnızlıkta müziğimle beraber finişe ulaşmaya çalışacağım. Su, powergel, bacaklarım ve kamera dışında yanımdaki tek arkadaşımın inceliklerini sizlerle de paylaşayım dedim. Maratonumun mixtape'ine hoşgeldiniz:

Adele - Rolling in the Deep (şundan beri her bu şarkı çaldığında aklıma sadece koşmak geliyor)
Arctic Monkeys - I Bet You Look Good on the Dancefloor
Belle&Sebastian - I Want the World to Stop
Black Keys - Gold on the Ceiling
Bob Dylan - Hurricane (Belki şarkının kendisi değil ama hikayesi çok iyi ve gaza getirici)
Bruce The Boss Springsteen - Born in the USA (Bizim böle şarkılarımız olsa milliyetçi olabilirdim)
Bryan Adams - Summer of 69 (Bunun gibi ¨zaman ne çabuk geçiyo&gençlik yıllarımız¨ şarkıları maalesef gaza getiriyo beni)
Chemical Brothers - Under the Influence (trance ile koşunca koşu trance'i oluyo)
The Clash - Clampdown
Coldplay - Viva La Vida (of kors)
Daft Punk - Revolution 909 (bir trans şarkısı daha)
Deadmau5 - Ghosts & Stuff (biraz gym şarkısı ama iyi geliyo)
Elvis - Burning Love
Empire of the Sun - We Are the People (evet, ne var?)
Foals - Cassius (biraz nabız arttırıcı)
Gotye - I Feel Better (tam bir koşu şarkısı gibi geliyor bana, başımın üstünden rüzgarlar essin)
Green Day - Outsider (The Ramones cover'ı)
Guns'n'Roses - Paradise City
Hot Chip - Hand Me Down Your Love
Iron Maiden - Wasted Years (yine bir ¨yıllar geçiyor¨ şarkısı)
Jamiroquai - White Knuckle Ride (yeeeeaaaaahhhhh)
Jay-Z ve Alicia Keys - Empire State of Mind (nedenini bilmiyorum ama iyi hissettiriyor genel olarak)
Justice - Waters of Nazareth (ne kadar yorgun olursan ol vücut reset'leniyo bu şarkıyla)
Kanye West - All of the Lights
Kasabian - Fire
The Killers - This River is Wild
Kings of Leon - California Waiting
LCD Soundsystem - Daft Punk is Playing At My House
Led Zeppelin - Whole Lotta Love
Lenny Kravitz - American Woman
Linkin Park - Faint
Linkin Park ve Jay-Z - Dirt off Your Shoulders&Lying From You
LMFAO - Party Rock Anthem (E-e-e-e-everyday I'm Shufflin')
Lykie Li - I Follow Rivers
Madonna - Hung Up
Manowar - Hail and Kill
Manu Chao - Rumba de Barcelona
Maroon 5 - Moves Like Jagger (Guilty Pleasures haha)
Mert Içgören - Türk Malı (bu adam çok underrated)
Metallica - Through the Never
Moby - Lift Me Up
The National - Lit Up
Offspring - Kick Him When He's Down
Rocky OST - Going the Distance
The Police - Message in a Bottle
Postal Service - Such Great Heights
Pulp - Common People
Queen (bütün gruplardan bir şarkı seçebildim ama Queen'den olmadı)
Queens of the Stone Age - Little Sister
Rage Against the Machine - Testify
Style Council - Shout to the Top (bu şarkı insanın hareket etmesi için başlı başına sebep, durmak imkansız)
Survivor - Eye of the Tiger (yarışa başlamadan önce yarım doz, tam doz tıkayabilir)
Tom Petty - Free Falling
Two Door Cinema Club - Come Back Home
U2 - Pride
We Are Scientists - The Great Escape
Wolfmother - Woman

Çoğu grubun birden çok şarkısı var ve hepsi güzel ama ben özet geçmek istedim. Özeti bile bu kadar işte :)

Herkese yarın Avrasya'da kocaman şanslar, kocaman adımlar, mükemmel finişler...

Tuesday, October 30, 2012

Dank U Wel

Ufak bir Amsterdam yazısı da benden gelsin.

Avrasya öncesi son yarı maraton buydu. Daha önce Izlanda ve Eymir'i koştuğumdan dolayı artık nispeten daha az korkan, daha bilinçli ve hedefe daha odaklı bir durumdaydım. Tabi bunu söyleyen benim (ve beraber gittiğimiz Efe ve Tuğçe'nin) Amsterdam uçağını kaçırdığımızı not olarak ekleyeyim. Neyse, kişisel olarak hedeflerim şunlardı: Gaza gelmemek, yarışı başından sonuna kadar devam ettirilebileceğim bir tempoda koşmak, sonunda bir powergel denemek ve bunları yapabiliyorsam Izlanda'daki 2.15'imi de geçmek.

Hikayenin sonuna geleyim kısaca: Hepsini yaptım.

En başta, Tuğçe'nin de yazısında bahsettiği gibi, Amsterdam organizatörlerinin şahane bir uygulaması olarak herkese hedef bitirme süresi soruluyor. Ona göre renkler veriliyor ve başlama saatiniz ona göre ayrıştırılıyor. Ben de kendi seviyemdeki insanlarla başlayınca ne çok hızlı ne de çok yavaş, düzgün bir tempoda koşabildim. 5.30-6.30 pace'lerde koştum devamlı, ki tam olarak hedefim de buydu. 18. km'de baya acıkmıştım, neyse ki imdadıma oradaki water station ve -sürpriz olarak- dağıttıkları power gel yetişti. Hem karnımı doyurdu sağolsun, hem de ciddi bir enerji verdi. Baya hoşuma gitti bu fenomen, Avrasya'da yakın arkadaş olucam kendileriyle. Sonunda da 2.14 ile en iyi zamanımı yaptım. Koşu böyleydi.

Ama bir kaç not da etraftan ekleyeyim. Bir kere halkın ve yabancıların ilgisi çok güzeldi. Çocuklar high-five yapmak için yol kenarında bekliyorlar. 5-6 kişilik bir askeri birlik ve başlarında komutanları, postallarını çekip antreman yapmak için yarı maratona gelmişlerdi. Biraz koşup biraz yürüyorlardı, sonra tekrar koşuyorlardı. Enteresan kafalardaydılar yani. Heineken Brewery'nin güzel binasının önünden geçmek, bir sürü DJ performansıyla koşmak oldukça hoştu. Ayrıca stadda bitmesi de anormal gaza getiriciydi. Bir de Efe bizimle koşabilse çok güzel olabilecekti ama işte bir dahaki sene tekrar gidebilmek için şahane bir sebep!

Friday, October 12, 2012

Son Bir Ay

Dün, günü gününe Avrasya Maratonu'na bir ay kaldığı dank etti kafama. 42 km koşmakla aramızda sadece 30 gün var yani. Biraz korkutucu, biraz heyecan verici, tamamıyla müthiş bir challenge. Itiraf edeyim, yapabileceğimden emin değilim. Bitirirsem ne halde olacağımdan hiç emin değilim. Ama işin keyfi denemekte. Iki sene önce bugün hayatımda hiç koşmadığımı, 2011 baharında 3 km koşup kendimi Rambo gibi hissettiğimi düşündükçe, finish time nolursa olsun Avrasya full için starta gideceğimi bilmek güzel bir his. O yüzden de hiç baskı hissetmiyorum üstümde. Bitmezse bitmez, seneye bitiririm.

O güne kadar ise form tutmak ve yarış alışkanlığı yapmak için bol fırsat var önümde. Bu pazar Mud Race Istanbul var. Anladığım kadarınca tamamı çamur, bazı yerlerde çamur havuzlu, bazı yerlerde tırmanmalı, tam bir koşu yarışı olmasa da güzel bir antreman olacak Mud Race. Kilyos'ta.

Haftaya pazar TUFODER olarak Amsterdam'a çıkarma yapıyoruz. Tuğçe, Efe ve bendeniz inşallah Amsterdam Yarı Maratonu'nda bulunacağız. Böylece Avrasya öncesi yarı maratonları üçlemiş olucam şahsen, hedefim de buydu.

Bir hafta sonra, 28 Ekim'de de Zeytinburnu Belediyesi'nin koşu yarışı var. 10 km olarak tanıtılan parkur, überamatör organizatörlerin çabasıyla 9 km'de bitiyor. Kendi içinde özel, bir kar tanesi gibi benzersiz. Yol kenarında dolmuşçular, yolları kapadınız diye size küfreder; insanlar dönüp "manyak lan bunlar" der, vatanperver koşucular bir bayrağı 10 kişi tutarak yarışı başlayıp bitirirler (gerçekten, geçen sene gözlerimle gördüm). Şaşırmak istiyorsanız bu sizin yarışınız.

Ve sonunda Avrasya gelir... Şimdiden bir tatlı heyecan sardı beni.

Monday, September 17, 2012

Eymir Gölü Canavarı




Dünkü Eymir koşusu, benim için yarı maraton ile barışma amaçlıydı. Izlanda'da kalçamı bıraktıktan sonra koşup koşamayacağımı bilmiyordum, hiç adam gibi antreman da yapmamıştım. Ama yine de bir şekilde başlayıp bitirdim. Überyavaş bir şekilde, 2:30'da. Ama önemli olan zaman değil benim için, en azından bu seviyede.

Organizasyonla ilgili bir kaç noktayı eleştirmek istiyorum huzurlarınızda.
1- Bir koşuda ne olur her kilometreyi işaretlemeyin. Sayılı kilometreler çok zor geçiyor. 2-3 km'de bir koymak ideal bence.
2- Organizasyonda çalışan insanları ya bu işi bilen insanlardan seçin ya da öğretin. Çok basit şeyler aslında. O koşuda hangi kategorilerin olduğunu söyleyin mesela. Örnek; 6. km'deki istasyondan muz almak istedim ama o muzların maraton koşucularına olduğunu söylediler. Dün maraton kategorisi yoktu yarışta. Yarı maraton koşuyorum dedim, ikna edemedim, ancak ikinci turda verdiler. Bir de bana soruyorlar kaç tur koşuluyor bu yarış diye. Bunlar çok temel bilgiler, bunları görevlilerin bilmesi lazım.
3- Tamam belki Eymir gölünün tamamını trafiğe kapamak zor ama bari start-finişin orada ikinci tura başlayacak yarı maratoncular için bir şerit oluşturun. 10km koşup arabasıyla mekandan ayrılacakların arasından yer bulamadım ikinci tura başlamak için.
4- Eğer organizasyonun sitesinde belirli otellerde kalabilirsiniz diye tavsiye veriyorsanız biraz otelleri araştırın. Öncelikle otelin önünde Türkiye'nin en büyük metro inşaatı olmasın mesela. Sonra aynı anda Engelliler Toplantısı olmasın o otelde. Biraz utandım maraton dönüşünde her yerin tekerlekli sandalye kaplı olmasından.
Bu arada yanlış anlaşılmasın, New Balance ve yaristakvimi.com son derece güzel yarışlar organize ediyorlar. Hepsi de keyifli geçiyor ama bazı yanlış gördüğümüz yerleri de söylememiz lazım.

Izlanda'dan sonra bu yarış benim için çok daha rahat geçti iki sebepten dolayı. Birincisi psikolojik olarak 21 km eşiğini aşmıştım, normal şartlarda bitirebileceğimi ve çok koymayacağını biliyordum. Ikincisi de kalçamın sakatlığını kötüleştirmemek amaçlı son derece yavaş koştum. O yüzden çok rahat bir şekilde yarış sonrasında Istanbul'a araba bile sürdüm :)
Bununla beraber dünkü koşuyu, geçenlerde kaybettiğimiz Kemal Merkit'i anmak için koştum. Sadece bir kere ayaküstü tanışma fırsatı bulduğum biriydi, yani kişisel bir bağım yoktu. Ama Paris-Dakar'a defalarca katılması, orada aldığı başarılar, aynı zamanda koşucu olması, pes etmeden son derece büyük ve dayanıklılık gerektiren işler çıkarıyor olması kendisini benim için son derece ilham verici biri yapmıştı zaten. Kalça sakatlığım olmasına rağmen yarış sırasında bazen onu ve diğer ilham veren insanları düşünüp bir şekilde sakatlığımı unuttum; bu sayede bitirebildim yarışı. Kendisine bir rahmet bir teşekkür...

Sıra bu akşam da çıkıp ufak bir rahatlama koşusu yapmakta...

How to Survive a Half Marathon (literally!) - Tugce Eymir'de!



Şimdi birazdan okuyacağınız hikaye Murphy ve benim ortak çalışmamızdır, takdir ve beğenilerinizi sonuna kadar saklayın. Her şeyi yazmaya karar verdim, ki bana ve benden sonra ilk yarı maraton koşacaklara tecrübe olsun. Daha önce de söylemiştim düzenli outdoor koşusuna bu sene başında başladım, ilk Antalya ve Bozcaada’da 10K koştuktan sonra, Amsterdam öncesi Eymir’de yarı maraton denemeye karar verdim. Her şey şahaneydi, taa ki 1,5 ay önce ayağımı üstüne tabak düşürerek (!) yarana ve 5 dikiş atılana kadar (Murphy).  Üç hafta kadar koşamadım doğal olarak program sarktı. Ama onu telafi etmek için kalan haftalarda baya düzenli koştum ve hazır hissediyordum kendimi Eymir’e.( Bu arada Max long run’ım hala 14K.) Derken Pazartesi sabahı bir kalktım, ağır grip emareleri gösteriyorum, full burun akıntısı, hapşırık, boğaz ağrısı, kolumu kıpırdatamıyorum. İlaç filan derken toparlandım ve koşmayı da bırakmadım bir yandan. Çoğunu geçirdim ama burnum tıkalı olarak, tylol hot içe içe ve ayak parmaklarımdan biri sarılı (bu da başka bir Murphy’lik hikaye ama artık anlatamayacağım :) )Ankara’ya doğru yola koyuldum Cumartesi. Bu arada Ankara’yı hiç bilmiyorum, orda Ankara’lı arkadaşlarımla buluştum ve Eymir’i elimle bulacakmışım gibi bir his aşıladılar bana. (Tugce) Cumartesi akşam yemek filan yiyip normal saatte yatağa yattım ama asla uyuyamıyorum. Neden olduğu sabah kalkınca anlaşıldı, bütün bayanların pek sevdiği o gün tam ilk yarı maratonu koşucağım güne denk gelmiş (Murphy).

Hadi dedim, burun tıkanıklığı-karın ağrısı, bakalım nolacak en kötü 10 koşar bırakırım. Kahvaltımı ettim, google mapsi ve arkadaşımın bana hazırladığı krokiyi aldım yola çıktım. Gayet rahat ana yolu buldum, bağıra çağıra şarkı söyleye söyleye giderken, resmen yanlış bir tabela gösterimi yüzünden girişi kaçırdım Gölbaşı’na. Hadi diyorum biraz gider dönerim, git git bitmiyor, google mapse tekrar başvurdum ve Haymana’dan çıkış yaptım. Yarışa bu sırada 20-25 dk  filan vardı sanırım. Tekrar ara yollardan sora sora ana yola çıktım. Eymir’e doğru yolu buldum ve arabayı park ettim. ( bu sırada yarışa 10 dk var ama şu ana kadar gittiğim hiçbir maraton zamanında başlamadı-ki Bozcaada yarım saat gibi bir gecikmeyle başladı rahatım o yüzden) malzemeleri elime aldım, orda hazırlanırım ısınırım diye düşünüyorum. Kapıya doğru yaklaştıkça bir gariplik hissettim, hiç kalabalık yoktu, girişte adama sordum ki yanlış kapıdaymışım, 5 km ilerdeki kapıdaymış maraton, burda ters depar atarak arabaya ışınlandım ve kendime söylenmeye başladım (Tugce). Neyse diğer tarafa da gittik gayet kalabalık arabayı park ettim eşyaları elime aldım, bagaj kapağını kapamamla Start Gun’ı duymam bir oldu.  Elimde araba anahtarı, numaram, çipim, arm bandim, telefonum, ipod shuffle’ım, Garmin heart rate monitorum ve kulaklığım var ve hiçbirini takmamışım, sıfır warm up halindeyim ama nedense bir telaş hadi başlayayım dedim??!! (Tugceeeeee) Bir de nispeten önlerden başladım, herkes bir gaz hızlı koşuyor ve yanımdakiler eminim kim bu deli diye bana bakıyor.  1 km kadar o şekilde gittim baya tempolu halde ve çok şükür dedim ki Tugce sağa çek malzemeleri tak öyle devam et napıyorsun, bu noktada ormana hafif giriş yaptım. Çipi taktım, her şeyi hazırladım 2-3 dk filan oyalandım orda tam çıkıcam bir baktım kulaklık yok. O hengamede kulaklığı düşürmüşüm,(Murphy!!) başladım kulaklığa bakınmaya ama yandan vızır vızır insan geçiyor. Dedim Tugce, canım benim fuck it, yola devam et müziksiz (ki her zaman aslaaa müziksiz koşamam derdim, koşuluyormuş hem de 21 km!) tam sola çıktım bir baktım sinanko tugce diye sesleniyor. Onla bir 2 km kadar koştuk yavaş yavaş. Bu arada Allahtan aklıma geldi ve Garmin’i çalıştırdım. (Nike +’ı çalıştırmak 5.km’ye nasip oldu çünkü). Sinanla karşılaştığımızda benim moral yerlerde, dedim ki ben 10 koşup bırakıyorum sen bana bakma devam et, o da bana bunu bitirirsen Amsterdam'ı çok rahat koşarız filan gaz vermeye çalışıyor :) 3. Km’de onu da etkilememek için sen önden git dedim ve ayrıldık. Ki 3-5 arası orda bırakmayı bile düşündüm maratonu. Sonraki 5 kolay geçti tipik olarak nispeten, 10 K’yı bitirdim kör-topal. 10 bitti ben bırakıcam diyorum ama madalyamı filan almadım, hafif yürümeye başladım, sonra dedim ki gidip şu kulaklığa bakayım ben en iyisi. (21K için Eymir gölünü iki tur atıyorsunuz yani 1.km aslında 11.55.km) Tekrar hafif hafif gitmeye başladım, o ara verdiğim yere girdim kulaklığa bakıyorum yaprakları kaldırıyorum filan. Burdaki düşüncem de şu:  bir yandan aslında koşarım kendimi iyi hissediyorum diyorum ama, zaten 10K koşanın çok ağırlıkta olduğu bir yarıştı o yüzden 21 koşan kalmamıştır sonuncu da olmayayım bırakayım diyorum. Derken yarışta beraber tempo yaptığımız bir bayan geldi yanımdan ve hadi hadi dedi bana. Baktım onun arkasından gelenlerde var. Ben tekrar koşmaya başladım ama bir yandan ya ben bıraktım filan diye kadına açıklama yapıyorum. Neyse hadi dedim koşabildiğin kadar Tuğçe ve devam ettim. 16’ya kadar gayet rahattı ama Eymir’i bilen vardır belki, tam ucunu dönerken otoyol kenarından geçtiğiniz noktada sıfır gölge var ve hava gerçekten çok sıcaktı. 16-17 arası en zorlandığım yer oldu 21 süresince. Bu arada o bayanı geride bıraktım ama umarım bitirebilmiştir, benim ilk yarı maratonumda büyük etkisi var. 17-21 arası pek fena geçmedi, vücüdum alarm veriyor, karın ağrısı, ayağım ( ki kanamış biraz), hafif kalça ağrısı ama onları duymamaya başladım. Burda hep şu meşhur sözü edilen uzun koşuyu mental olarak bitirirsinizi cidden, 0 müzik ve bütün dökülmelerimle test etmiş oldum.

Sonuç olarak, en son finish çizgisinde 2:40:01 rakamını gördüm, yolda yaklaşık 5 dk malzeme ve arama yaptığımı düşünürseniz, 2: 35 gibi bir rakamla ilk yarı maratonu bitirdim. (01:06'da durduğum ve arama yaptığım anları görebilirsiniz:)) Hedefim açıkçası 2:30’du ve bu kadar aksiliğe rağmen iyi olduğunu düşünüyorum. Aşağıdaki Garmin’i biraz geç başlattığım için ilk 1 km yok. Sonunda sakatlık olmaması için bol streching yaptım, voltaren kreme yüklendim ama kalçamda hafif ağrı var, menisküs olan dizimde hiçbir şey yok (çok şükür) ve cidden aşırı mutlu oldum günün sonunda. Benim için çok büyük tecrübe oldu, 21 koşmak zor ama imkansız değil onu gördüm. Demek ki hepimiz yarı maratonu bir şekilde koşabiliriz, inanın bitirme hissi çok güzel ama benim yaptığım hiçbir şeyi yapmayın. Ayrıca Ankara'da olanlar için Eymir çok güzel bir parkur, seneye de maratona yine gitmeyi düşünüyorum ben, gayet keyifli.






Buraya kadardı diye düşünüyorsanız yanılıyorsunuz, sonuçlar açıklandı ve ben 21K’da bitirenler arasındayım ama başlangıçta elimdeki chip okunamadığı için, no start time yiyerek zamanımı ölçememişler (Tugceeeeeeeex2). Herkese iyi koşular, sevgiler!

Tugce.

Monday, September 10, 2012

RUNISTANBUL

Daha önce de yapılmıştı diye hatırlıyorum ama 7 Ekim'de Bağdat Caddesi'nde Nike koşu yarışı yapıyormuş. Sadece 5 km, zorlayıcı değil ama pazar sabahı antremanı için ideal. Bence en güzeli de yeri, Bağdat Caddesinde. Bostancı Karakolu'nun önünden başlayıp Yeni Zara'nın Ethemefendi Caddesi'nin oradan sahile iniyor, tekrar Bostancı'ya dönüyor. Keyifli.

Kayıt için: http://runistanbul.com/ Kayıt süresi 21'inde bitiyor yamulmuyorsam, aklınızda bulunsun.

Tuesday, August 28, 2012

Izlanda'da Ne Yaptım?

Izlanda'da yaptıklarımın ufak bir videosunu yaptım, bir kısmı da koşu videosu.

Saturday, August 18, 2012

Izlanda Yarı Maratonu


Dünyada bu tarihte koşu yarışı yapılacak muhtemelen tek yerde, Izlanda'da olmaktan ve hayatımın ilk yarı maratonunu koşmaktan şu anda baya mutluyum. Ama şu yarım gün içinde herşey böyle değildi. Daha guesthouse'daki kadın kahvaltıyı yapmadan kalkıp, önceden özellikle istediğim patatesleri yedikten sonra hala koşuya 1 saatten fazla olması biraz baymıştı beni. Napıcam ne edicem derken yine bir klasik yaşandı ve neredeyse yarışı kaçırıyodum. Odamda giyinmeye başladığımda yarışın başlamasına 20 dakika vardı. Neyse, giyin çık derken, son anda koşucuların arasına girdim ve yarışa neredeyse en önden başladım, ne haddimeyse.

Bir gaz başladık, pace'ler 5:30. Iyi ki yavaş başlayayım demiştim kendime. Neyse dedim, bari zorlayayım. Realistik hedef, 8.40'ta başlamış koşuyu 11'den erken bitirmek; azim hedef 2 saat. Bu arada herkes ama herkes beni geçiyor. Bizdeki gibi değil katılanlar, memleketteki herkes koşucu. Bizim yarışlarda bir sürü koşucunun yanında bir sürü de heveslenen olur. Yavaş giderler, yolda biterler. Onları geçersin, belki biraz moral olur fln. Yok, herkes işi ciddiye almış, vızır vızır geçiyorlar yanımdan. Sonra ilk su istasyonuna geldik, baktım hepsi dilleri dışarıda, durmuş yalaktan içer gibi içiyolar. Ben dönüp bakmadım bile, bi havalar. Aynen devam.

Bu arada bir tokatı da kendime attım. Yarış başladığından beri pace'imi takip etmek için saate bakıyorum, bir de bakayım kilometreler tutuyor mu diye baktım. Bir de ne göreyim, Garmin'i başlatmayı unutmuşum. O yüzden 3. km'den itibaren başlıyor. Orada da kendime iyi salladım, büyük bir özgüven azalması yaşadım. (Siz o yüzden yukarıdaki harita start ile finişi aynı yer gibi düşünün)

10 km'yi 58 dakikada geçtim ama sonrasında yorulma ibareleri başladı. Süre balonları koşanlardan ilk önce 1:55 geçti yanımdan. Bir süre onlara takıldım, dedim yaparım ben bunu. Sonra ufak ufak, ince ince arayı açtılar. Neyse dedim hala uzakta görüyorum diye düşünürken 2:00 balonu geldi yanıma. Tamam dedim beraber koşuyoruz. Bir süre de o gazla gittim. Kader aynı. Hala da kimseyi geçemiyorum bu arada, yine vızır vızır geçiyor yanımdan teyzeler amcalar. Koşu kendi kendine yaptığın bir spor olabilir ama bu da biraz sinir bozucu. Istanbul'un yazına az saydırmadım yarış sırasında.

Bir sonraki su istasyonunda dağıtılan Powerade'lerden bir tanesini durmadan aldım, hafif biraz içtim ama üçüncüye geldiğimizde masaya sarılacaktım. Işin kötü tarafı da içmek için durduktan sonra tempo yapmak çok zor. Zaten kafamda daha 100 metreden beri ¨napıyorum, manyak mıyım, yoruldum, dur ya sktr et¨ dönüyor. Neyse hadi dedim, devam. Birini gözüme kestiriyorum tempo yapmak için, 5 dakika sonra kayboluyor, yenisini belirliyorum o da gidiyor. Yarış bitecek hala koşan bir tek kişiyi geçemedim. Tek moral kaynağım 15. kilometrede geldim. Kendime dedim ¨hadi, bir tur Belgrad kaldı geriye¨. 18 oldu, ¨yarım tur Belgrad, hadi dönüş yok¨. Ama oralarda artık sol alt ve sağ üst bacaklar SOS vermeye başladı. Tıkır tıkır atıyorlar, kramplar yakın. Ama etabın sonu sayılan müzik arenası da gittikçe yaklaşıyor. Bir ara yandaki binalardan birine bakayım diye kafayı bir çevirdim, görmüyorum, yana doğru bakamıyorum. Dedim heralde bayılıcam, ben önümden başka yere bakmayayım. Neyse adım adım artık geldim, finişe ulaştım ve bitirdim: 2.15! Ilk yarı maratonum için çok hayıflanacak bir zaman değil. Büyük de bir tecrübe, hayatımda şu ana kadar koştuğum en uzun koşu. Mutlu gururlu ve bitik bir haldeyim. Finişte geri vermek için çipi çıkarmak, taaaa ayakkabıya kadar eğilip bağcıklardan o beyaz şeyi çıkarmak ne kadar zordu anlatamam. Ya da otele kadar yürümek. Normal yolda yürürken kaldırıma bile çıkamıyordum. Sonunda otele gelip odamın hayallerini kurarken otelin girişindeki merdivenlerde beklenen kramplar geldi. Bacağıma bakıyorum, kaslar dalga dalga. Sanki Alien doğurucam, ama bacaktan. Yığıldım kaldım. Neyse sonra seke seke odama çıktım ve yatağa uzandım. Henüz duşa gidecek enerjiyi kendimde bulamadım ama yakındır.

Öğrendiklerimiz:
1- Şu andaki limitim buymuş. Çok net!
2- Yine de yeteri kadar antremansız bir şekilde yarı maraton bitirebilecek kıvama gelmişim.
3- Çok hızlı başlama! Yeni öğrenmedim ama yine de...
4- Yarışın önlerinden başlama. Gaza getiriyor.
5- 42 km hiç de az değilmiş, kasıma kadar gaza basmak lazım.

Neyse bu güzel anı sizlerle paylaşmak istedim canlı canlı (yarıştan sadece 1.5 saat sonra). Herkese güzel koşular ve güzel yarışlar...

PS: Yerimden hafifçe kalktığımda vücudumun verdiği mesaj: Hala kramp sınırındasın.

Friday, July 27, 2012

2012-2013 Sezonu

Sakatlık dışında şu ana kadar koşuları ve hayatımın disiplinini en baltalayan şey yaz mevsimi oldu. Çok sıcak, hakikaten çıkıp düzenli şekilde koşmak için çok sıcak şu anda. Geçen gün, yanılmıyorsam salı günü, herşeyi giydim, hazır bir şekilde çıktım. Kapıdan çıkınca kafamda biri fön tutuyor gibi hissettim, baktım olmayacak, eve dönüp kanepeye geri kuruldum. Sadece Belgrad'ta gün batmadan önce düzgün şekilde koşulabiliyor. Bir de sıcağın dışında yazın getirdiği keyif ile insan yemek yiyor. Ben de bir türlü kilo veremiyorum. Neyse yavaş yavaş o da olacak inşallah.

Bu benim koşmaya başladıktan sonraki ikinci yazım. Genelde son/ilkbaharlar yarış mevsimi olarak adlandırılır ama bu sene biraz erken açıyorum sezonu Izlanda maratonu ile. 18 Ağustos'ta Reykjavik'te olacağım inşallah, sizlere de buradan bol bol yazı ve video göndermeyi düşünüyorum. O yüzden hızla forma girmem lazım. Bunun dışında bugün Eymir Gölü yarışına kaydoldum, herkese de tavsiye ederim, oldukça hoş bir yere benziyor. Hatta TUFODER koşucuları olarak ilk defa tam kadro orada olabiliriz, ne dersiniz?

Sonrasında, ekimde Amsterdam Maratonu var. Henüz 18 km'den fazla koşmamış biri için üçüncü yarı maraton olacak bu. Hemen ardından da Avrasya Maratonu var ki orada 42 km koşulmayacak bir engel olmasa da hala önümde tırmanacak dağlar olduğunu bana hatırlatıyor.

Eğer sizlerin de gitmek istediği, hatta kaydolduğu yarışlar varsa ve tavsiye etmek istiyorsanız şimdi tam zamanı!

Tuesday, July 3, 2012

Yarıya Gittim Gelicem


Doğru beslenilmiş, boş bir pazar gününün ideal aktivitesi Blegrad ormanı aslında. Havanın kararmasına bir kaç saat kala kendimi yine parkur başında ısınırken buldum bu yüzden de. Dedim bu sefer uzun koşuyorum. Enteresan, gerçekten koşu akılda bitiyor. Aklımı, yemeğin pişmesini haber veren saatleri kurar gibi kurdum 3 tura. Başlangıçta Garmin henüz uydularını bulamadığından ilk 400-500 metremi yedi ama artık orası teferruat. Ne de olsa zamanlı koşmuyorum. Ilk zamanlarda çok yaptığım ama bir süredir unuttuğum "zaman ve hızdan bağımsız mesafe koşusu" mentalitesindeydim. Iki kere 15 koşmuş biri olarak ilk defa 18'e geldim. Hatta gücüm kalmış olsa biraz daha uzayıp yarı maratona gidicektim ama artık yorulmuştum. Tekrar koşmak için hedefim olsun istedim, ilk denemede yarı maraton çıkarıp sonra "yea ne var ki yea istediğimde koşarım yarı maraton" demek istemedim. Bu arada Belgrad gibi aslında engebeli bir arazide 18 km koşmuş olmak ciddi bir tatmin oldu benim için.

Sırada Izlanda var. Kuvvetle muhtemel 18 Ağustos'taki Izlanda Maratonu'na gidicem ve orada hayatımın ilk yarı maratonunu koşucam, bunu da sizlerle bu sayfalardan paylaşırım.

Monday, June 25, 2012

Koşucuya Sorulmayacak 5 Soru


Memlekettekilerin, koşanlara bakış açısı çok enteresan. Zamanında Semih ile koşarken Karaköy Bej'in içinden iki kız çıktı, biz de oradan koşuyoduk, onlar bize biz onlara baktık. Kızlar hiç çekinme, duyarlar mı gibi hislerden uzak bir şekilde "oha bunlar napıyo" dediler. O an gibi şu anda da ne diyeceğimi bilmiyorum.

Maratona hazırlanıyorum, koşuyorum gibi şeylerden bahsettiğimde beni deli eden sorular var:

1- Hangi maratona hazırlanıyorsun?
          Hepsine. Bir maratona hazırlanılmaz, hepsine hazırlanırsın. Ben Avrasya'ya hazırlanıyorum, o yüzden başka bir maraton koşamıyorum gibi bir şey yok. Hedef belirlersin, o ayrı. Benim hedefim Avrasya 2012'de full maraton koşabilmek. Ama maratonların biri kimya diğeri edebiyat değil. Hepsi 42 km.

2- Yorulmuyor musun?
          Yo, nerden çıkarıyosun? Ben makineyim, benzin alıp devam ediyorum. Maalesef hiç birimiz, en azından bu blogu yazanlardan hiç biri, 42 km'yi şapkadan tavşan çıkarır gibi çıkaramıyor (he sanki şapkadan tavşan çıkarabiliyoruz, ama o ayrı). Yorulmak, kendini geliştirmek, vücudunun sınırlarını zorlamak bu işin bir parçası.

3- Koşuyorsun da noluyo?
          Cevabı hem yok hem çok: Göt büyütmüyorum, sağlıklıyım, koşarken sosyalleşiyorum, keyif alıyorum, bir şeyler başarıyorum vs vs. En azından kafelerde veya bilgisayar başında boş zaman geçirmiyorum.

4- Bu soğukta nasıl koşuyorsun?
          Herhangi bir havada koştuğum gibi, ama daha keyifle, daha gazla. Yağmur yağdığında, karlı havada, buz gibi soğukta koşmak çok daha hiyi hissetiriyor bana, herkesin koştuğu havada koşmak aynı hazzı vermiyor. Ayrıca koştukça ısınan vücut, soğukta daha rahat ediyor. Asıl bu mevsimde koşmak çok daha zor. Mesela bizim 15 Ocak 2012'deki Geyik koşumuzun videosunu izleyin yukarıda.

5- Koşubandında niye koşmuyorsun?
          Soruların en naifi, en kendince zararsızı. Daha önce koşmamış, belki sizinle spor salonuna gitmek veya anlamak için soran insanların fiks sorusu. Koşu bandında koşmuyorum çünkü koşamıyorum. Dışarıda koşmanın tadını aldığımdan beri indoor egzersiz yapamıyorum. Aynı yerde aynı hızda koşmak bana hiç bir şey katmıyor. Bariyer üstünden atlamadığım, denizi koklamadığım, foto çekenlerin arasına karışmadığım, küçük çocukların başını okşamadığım zaman kendimi iyi hissetmiyorum. Ayrıca koşu bandı kadar dizlerime zarar veren bir şey olmadı şu hayatta, bir de belki halı sahalar.

Bonus: Ben koşamam ki yaaaa... Konuştuğum kızların yüzde minimum 70'inin söylediği, hatta bir de inandırmak için oda içinde koşuyormuş taklidi yaptığı söz kalıbı. Insanlar koşmak için dizayn edilmişlerdir, koşamam yok koşmam var kısaca. Totonu kaldırdığın sürece koşarsın merak etme.

Wednesday, June 20, 2012

Avrasya 2011 15KM

Ilk Avrasya koşusu, 15 km. Günlerden 16 Ekim 2011, koşuya başlamamın birinci yılı. Ikinci yılda 42? Görücez

headstart

bazen çok net bir hedeftir ilk adımı attıran, bazen de karanlığa bir kurşun. neden olduğunu bilmeden, amaçsızca atılan bir adım. sonra bir hedef, ulaşması zor, hatta aslında ulaşmaya niyetli olmadığın bir hedef. sonra adım adım, aynı sebepsizlikle giden bir sürü daha adım.
benim için koşmak aynen böyle başladı. koştuğunu bile bilmediğim bir arkadaşımın avrasya macerasını dinledikten sonra izlediğim filmi kapattım, herşeyin bacaklarda değil aklımda bittiğini hissettim. baktım, dışarıda ciddi bir yağmur vardı. ¨hmm ya neyse yarın yaparım¨ dedim öncesinde. sonra bir iç ses durdurdu beni, bugün bu havada koşmazsan her gün bir bahane bulacaksın koşmamak için. ve çıktım.
baltalimanından yeniköye. mesafeyi bilmiyorum, biraz koşu biraz yürüyüş, bol müzik, bol yağmur. insanlık için küçük ama benim için büyük bir adım. ve öyle başladı. sonra baltalimanından arnavutköye. Ama ciddi anlamda koşmaya cihangire geri taşınınca başladım. kış, soğuk, bazen kar altında 3.5 km. her bitirişte philadelphia sanat müzesinin merdivenlerini çıkan rocky balboa gibi hissediyordum. yaptım! bitirdim! bir 3.5 kilometreyi daha, bir tane daha.
1.5 yıl sonra 3.5 kilometre koşmaya tenezzül bile etmiyorum. en başta 5km, sonra belgradın 6 km turu derken bir gün, bu blogun yazarlarından biri, Efe, dedi: Abi gel 12 koşalım. Dedim sen koş ben geliyorum. Hayatımda bir tek kez 6 km koşmuşum, onda da canım çıkmış, 12 kim ben kim. Ortaköyde buluştuk, belki de benim koşu kariyerimi değiştiren sözü söledi Efe bu sefer de, rahat ol, zamana bakma, istediğin yerde dururuz, yürürüz, sen sadece rahat ol! Başladık. Ortaköy, kuruçeşme, arnavutköy, bebek, rumeli hisarı, baltalimanı, emirgan, istinye'ye gelirken artık fazla terlemiş ve önden çok rüzgar yiyoduk. dedik dönelim, kaleye kahvaltıya. 10.5 km. bittiğinde hala koşacak durumdaydım. hepsi aklında; whether you think you can or you can't, you're right! hakkaten herşey sonuçta kafada bitti. sonrasında 12, 15 gibi mesafeleri gözümde büyütmeden koşmaya başladım.
ilk gün ömer ile benim için koyduğumuz hedef iki sene içinde full maraton'du. 1.5 sene oldu, bazen uzak gözükse de Avrasya'da, o konuşmanın 2. yıldönümüne, 42 km'ye yazıldım. hala o hedef, uzak veya yakın, ama orada. gerçekleşmesine 5 ay var. Görücez