Showing posts with label tuğçe. Show all posts
Showing posts with label tuğçe. Show all posts

Monday, November 12, 2012

Kaplumbağa & Tavşan ya da Hiçbiri..




Dilimizden düşmeyen Avrasya Maratonu geldi ve geçti bile. Koşu hikayelerimiz çoğalırken alınan tecrübeler gitgide büyüyor ve benim çok hoşuma gidiyor bu. Evet kendi adıma koştuğum en kötü yarışlardan biriydi fiziksel olarak ama yine de çok keyifli anlar yaşadım, pişman değilim. Her şeyden önce ben ilk kez Avrasya’da koştum ki bu bile çok güzel bir deneyim. Memnuniyetsizliklerim çok fazlaydı bitirdiğimde hatta arkadaşlarıma Istanbul’da bir daha maraton dener miyim bilmiyorum bile dedim. Ama zaman ne getirecek hep beraber görücez. Kısaca koşu hikayemi anlatıp gözüme batan şeylerden bahsedeyim hepimiz için.

Cumartesi günkü hava aşırı gözümü korkuttu bir kere, çok ağır sağnak yağmur vardı, gözüm devamlı dışarda yarın böyle olursa naparız diye düşünürken buldum kendimi sık sık. Pazar sabah kalktığımda (bence) koşu için mükemmel bir hava vardı. Ama bir yandan ciddi hiçbir hazırlık yapmadığım, ne beslenme, ne düzgün antreman olarak aklımdaydı. Benim koşuyu sevmemin en büyük nedenlerinden biri, kafam karıştığında, hareket etmek istediğimde ayakkabılarımı giyip yapabileceğim ve günün sonunda kendimi çok mutlu hissedeceğim bir şey olması. Açıkçası haftada 3-4 koşuyorum tamamen içimden geldiği (düşünülecek çok şey var :) ve vücudum istediği için. Ama bildiğimiz gibi 42km koşmak için bundan çok büyük bir disiplin ve program gerekiyor. Hep denilen yarı maraton ve maraton arasında 21kmden çok daha fazlası var sözü de aklımdaydı. 21’i bir şekilde düzenli koşan herkes bitirebiliyor çünkü ama 42 bambaşka bir hikaye.




Şimdi burda bir parantez açmak istiyorum, koşu sabahı yine arkadaşlarımla beraber giderken çok mutlu oldum, çünkü hepsi bir şekilde beni sayemde koşuya başladılar ve bu beni baya mutlu ediyor. Ama Avrasya sonrası (15K koştular) hepsinde sakatlıklar meydana geldi. Koşuya yeni başlayanların temposunu gerçekten çok iyi ayarlamaları gerekiyor. Yani yarışı çabuk bitirmek adına kendinizi zorlarsanız cezasını çok uzun süre çekiyorsunuz. O yüzden onlara söylediğim şeyi tekrar ediyorum burdan, lütfen vücudunuzu dinleyerek koşun ve zamanı unutun. Zaten o size her şeyi söylüyor bir şekilde inanın.

Neyse gelelim bana, yarış alanına gittik eşyaları vereceğimiz otobüsü ararken biraz vakit kaybettik. Sonra ben maraton kısmına geçtim, pek fazla ısınamadım açıkçası. Hatta köprüyü geçerken hayatımda ilk kez koşarken bileğimde hafif sızı hissettim ama önemsemedim. Barbarosa kadar gayet tempomu ayarlayarak güzel güzel geldim, güneşin çıktığı yerler de biraz sıcak geldi ama genel olarak hava olumluydu. Önceki gece playlistimi güncellemiştim, Efe ve Alevin katkısıyla, Sinan’ın da yazısındaki şarkıların hemen hepsi vardı playlistimde nerdeyse. (yazı çok iyi bu arada) Hatta starta başlamamla “Don’t Stop Me Now” ve “Rolling in the Deep” arka arkaya geldi köprü geçerken baya iyi denk geldi. Benim problem Barbaros’da başladı aslında çünkü yokuş başında “I Bet You Look Good on the Dancefloor” çaldı ki kendisini nerde duyarsam duyayım dans ediyorum zaten istisna yapamadım. Burda pace’im tamamen kaydı ve Barbaros'tan aşağı uçmaya başladım derkenn “Ben Böyleyim - Athena” (Efe’ye kucak dolusu sevgiler) çalmaya başlamaz mı, bu noktada cidden koptum, bugüne kadar koşarken geçirdiğim en keyifli anlardan biriydi diyebilirim.
Aynen şu yandaki resimde söylenen şeyi yaşadım, belki bir 5-10 km daha devam edebilirdim ordaki 4,5’luk pace’im olmasa ama inanın umrumda değil ve hala değdiğini düşünüyorum. Her neyse Barbaros’tan gayet güzel indim sonra devam ettim. Yanımda yeterince su vardı, ondan durmadım. Tophane civarında sol bileğimde sıkıntı başladı, orda tuvalete de girmek için kahve dünyasına girdim, biraz masaj yaptım, oyalandım ve devam ettim. Burdaki sorun şuydu sanırım önceki akşam menisküs olan sağ dizimi Efeyle bantlamıştık. Nedense bana sorun çıkarmamasına rağmen ona yüklenmemek için sola biraz ağırlık verdiğimi düşünüyorum. Masaj iyi geldi bundan sonra güzel bir tempo tutturdum, 
 


Galata’yı geçtim gayet iyiyim hatta kafamda yavaş yavaş kaplumbağa misali bu yarışı bitiricem sanırım diyorum, gaza gelip kendimi tavşan sandığım anları unutarak. Neyse 15Kcılarla ayrıldık ve devam ediyoruz Eyüp’e doğru, burada size pace buddy’mi tanıştırmalıyım ki biraz fikriniz olsun :) sonradan kendisini geçtim ama bir süre arka arkaya gittik ben maratonu bırakırken yine onun arkasından bakakaldım hatta. Eminim bitirmiştir, helal olsun. 






 Benim için asıl problem Eyüp dönüşü başladı, cidden hem mola verdiğim, hem yavaş koştuğum için bütün maraton koşanları ters taraftan selamladım nerdeyse, ki aşırı moral bozucuydu. (o arada bir yerde Sinanko’yu da gördüm hatta) Eyüp’ten döndüğümüz noktadan itibaren sağ kalçam alarm vermeye başladı aynen Eymir’deki gibi. Sanırım burda da bileğe yüklenmeyeyim diye sağ tarafa ağırlık vermemden kaynaklandı. Eyüp dönüşü inanılmaz sıkıcıydı ve bir kız olarak beni aşırı rahatsız eden laf atmalar, sarıklı, şalvarlı amcalar başladı. Energy jel’i 5K önce açmıştım ama vanilyalı powerbar gel almıştım ve cidden bana tadı çok çok çok kötü geldi. Her neyse artık Unkapanının oralara geldiğimde kalçam yürürken bile acımaya başladı ve devam edersem sakatlık çıkacağından emindim. Tabiiki yollar burda da çok şenlikliydi. Bedava sulardan alıp yolun ortasında birbirini ıslatan çocuklar, kolkola koşanların önünde duran adamlar. Kalçamla beraber sinirler de gerildi benim biraz. Aksaray’a geldiğimde (19.5) daha fazla devam edemeyeceğimi düşünerek bıraktım. Şimdi burda hep şunu derdim kişilik olarak sakatlasam da kendimi bitirmeye kasarım, öyleyimdir çünkü. Gerçekten kör topal gidebilirdim bir 5-10 km daha ama kalçam 2 günde iyileşeceğine 2 ayda iyileşirdi ve bunu yapmak istiyor musun kendine diye sordum. Cevap çok netti, benle maraton koşan birkaç yabancı devam etmem konusunda ısrar ettiler durup ama kalçamdan bahsedince onlarda bırakıp gittiler. Sonuçta ben hedefim olan 25-30 km’yi bırak, YM mesafesini bile bitiremeden, (ama ulaşım için stratejik bir noktada) yarışı bıraktım.

Organizasyonla ilgili yine iki kelamım var bitirmeden, şimdi Amsterdam’ı yeni koştuk diye midir nedir her şeyin nasıl tıkır tıkır gittiğini görünce burdaki her şey gözüme battı. Başlangıç zaten düzensizdi her zamanki gibi, onu geçtim 8K’cılar sağ tarafta kendi yarışlarını bitirip ellerinde torbalarla bizim yolda çarşıda gibi yürümeye devam ettiler. Önümde Berlin duvarı gibi 5-6 kişi yanyana yürüyordu ki bir tanesini ittim resmen, aynı şeyi arkadaşlarım da yaşamış. Organizasyondan çok sanırım bazı şeyler kültür meselesi aslında, beni cidden çok rahatsız eden şeyler yaşadım yol boyunca, bu kadar güzel bir şehir, anlamlı bir yarış ve kendi vatandaşı bile bir daha koşmayabilirim diyor. Çok yazık.. 15 K bitiren arkadaşlarım ki bir tanesi sakatlanmıştı 1 saat boyunca eve dönüş için ulaşım bulamadılar, ağlamışlar artık sonunda. Bir de yarış boyunca stationlarda elma verip bitişte muz verilmesi olayı var ki, tam tersi olması gerektiğini biri hatırlatmalı sanırım. Neyse iyisiyle kötüsüyle bir koşu daha geride kaldı, bir sürü tecrübe edindik dünden daha iyi olarak yolumuza devam ediyoruz aldığımız derslerle. (umarım:)

Yarış başında Kadir Topbaş’ın konuşmasını yakalayamayanlar olmuştur belki, kendisi bir maratona start verirken yavaş yavaş koşun kendinizi yormayın demiş sanırım. Lütfen tavsiyelere uyalım:) 

Yandaki söz de sinanko ve bana gelsin :)

Herkese tekrar iyi koşular ve sevgiler! 

Tuuce

Tuesday, October 30, 2012

Koşulara devam!






En başından beri hep diyoruz koşmanın azı, çoğu, hızlısı, yavaşı yok. Şimdi çevreme baktığımda beni çok mutlu eden gelişmelerle doldu hayatım koşuyla ilgili. Her şeyden önce bu blog sayesinde güzel insanlarla tanıştık. Ve bir şekilde hala koşmaya özendiriyor blog birilerini. Aynı hareketi çevremde de görüyorum her geçen gün başka bir arkadaşım koşmaya başlıyor ki Runistanbul’da baya ciddi gördük bunu. Koşmayan kalmadı nerdeyse o gün. Organizasyonla ilgili buraya kimse bir şey yazmadı ama ortak fikrimiz, koşunun geç başlamasının skandal olduğuydu, onun dışında hava baya sıcaktı ve cidden Nike önem vermesi gereken şeyler yerine başka şeylere odaklanmıştı sanki. İşin show kısmı güzel ama önemli olan o değil umarım seneye aksaklıklar düzelir. Runistanbul sonrası bizim uzun süredir planladığımız (Efe ve Sinan’la) Amsterdam Maratonu vardı geçen hafta. Efe sakatlığı yüzünden koşamadı ama Sinan ve ben bir yarı maraton daha koşmuş olduk. Her şey o kadar tıkır tıkır ilerliyordu ki gerçekten niyeti olanların seneye Amsterdam’a gitmesini isterim. (Ben hem madalyamı kaybettiğim için hem de Efeyle koşmak için tekrar gidicem sanırım:))

Bütün kategorilerde toplam 40.000 civarı kişi koştu, hava koşuya gayet müsaitti ve parkur bence çok güzeldi. En çok hoşuma giden, Finish’in olimpiyat stadında yarı turdan sonra olmasıydı sanırım. Onun dışında özellikle insanların belirtikleri finish zamanına göre start alması, çevrenizde sizin temponuzla koşanlarla beraber yol almanızı sağlıyordu ki moral açısından çok iyi geldi bana. İlk yarı maraton faciamdan sonra gözüm korkmadı değil ama bu sefer gayet düzgün gitti her şey. Sadece sabah bagel yemek gibi bir hata yaptık, 7.km’de mide bulantısı ve hafif bir kusma olayı yaşadım ben ama o bile çok etkilemedi. Bu yarı maratondan sonra öğrendiğim tek şey vücudumun artık bir şekilde koşuya alışmış olduğuydu. Kendimi çok zorlamadım, 2:27 gibi bir zamanda bitirdim ama en önemlisi koşu bittikten sonra ya da ertesi gün hiçbir yerimde ağrı ya da sızı olmadı. Yani 21 km koştuk ve hayatımıza hiçbir şey olmamış gibi devam ettik. Şimdi önümüzde Avrasya var, Efe koşamıyor yine, Sinan kesin koşacak, benim kafamda hala soru işaretleri var. Bir şekilde bitirmeye çalışıcam ama ilk maraton için Avrasya baya iddialı bir tercih gibi geliyor bana, bakalım neler olacak.. 


Herkese iyi koşular! Blogu ihmal etmeyin :)




Tuuce.

Monday, September 17, 2012

How to Survive a Half Marathon (literally!) - Tugce Eymir'de!



Şimdi birazdan okuyacağınız hikaye Murphy ve benim ortak çalışmamızdır, takdir ve beğenilerinizi sonuna kadar saklayın. Her şeyi yazmaya karar verdim, ki bana ve benden sonra ilk yarı maraton koşacaklara tecrübe olsun. Daha önce de söylemiştim düzenli outdoor koşusuna bu sene başında başladım, ilk Antalya ve Bozcaada’da 10K koştuktan sonra, Amsterdam öncesi Eymir’de yarı maraton denemeye karar verdim. Her şey şahaneydi, taa ki 1,5 ay önce ayağımı üstüne tabak düşürerek (!) yarana ve 5 dikiş atılana kadar (Murphy).  Üç hafta kadar koşamadım doğal olarak program sarktı. Ama onu telafi etmek için kalan haftalarda baya düzenli koştum ve hazır hissediyordum kendimi Eymir’e.( Bu arada Max long run’ım hala 14K.) Derken Pazartesi sabahı bir kalktım, ağır grip emareleri gösteriyorum, full burun akıntısı, hapşırık, boğaz ağrısı, kolumu kıpırdatamıyorum. İlaç filan derken toparlandım ve koşmayı da bırakmadım bir yandan. Çoğunu geçirdim ama burnum tıkalı olarak, tylol hot içe içe ve ayak parmaklarımdan biri sarılı (bu da başka bir Murphy’lik hikaye ama artık anlatamayacağım :) )Ankara’ya doğru yola koyuldum Cumartesi. Bu arada Ankara’yı hiç bilmiyorum, orda Ankara’lı arkadaşlarımla buluştum ve Eymir’i elimle bulacakmışım gibi bir his aşıladılar bana. (Tugce) Cumartesi akşam yemek filan yiyip normal saatte yatağa yattım ama asla uyuyamıyorum. Neden olduğu sabah kalkınca anlaşıldı, bütün bayanların pek sevdiği o gün tam ilk yarı maratonu koşucağım güne denk gelmiş (Murphy).

Hadi dedim, burun tıkanıklığı-karın ağrısı, bakalım nolacak en kötü 10 koşar bırakırım. Kahvaltımı ettim, google mapsi ve arkadaşımın bana hazırladığı krokiyi aldım yola çıktım. Gayet rahat ana yolu buldum, bağıra çağıra şarkı söyleye söyleye giderken, resmen yanlış bir tabela gösterimi yüzünden girişi kaçırdım Gölbaşı’na. Hadi diyorum biraz gider dönerim, git git bitmiyor, google mapse tekrar başvurdum ve Haymana’dan çıkış yaptım. Yarışa bu sırada 20-25 dk  filan vardı sanırım. Tekrar ara yollardan sora sora ana yola çıktım. Eymir’e doğru yolu buldum ve arabayı park ettim. ( bu sırada yarışa 10 dk var ama şu ana kadar gittiğim hiçbir maraton zamanında başlamadı-ki Bozcaada yarım saat gibi bir gecikmeyle başladı rahatım o yüzden) malzemeleri elime aldım, orda hazırlanırım ısınırım diye düşünüyorum. Kapıya doğru yaklaştıkça bir gariplik hissettim, hiç kalabalık yoktu, girişte adama sordum ki yanlış kapıdaymışım, 5 km ilerdeki kapıdaymış maraton, burda ters depar atarak arabaya ışınlandım ve kendime söylenmeye başladım (Tugce). Neyse diğer tarafa da gittik gayet kalabalık arabayı park ettim eşyaları elime aldım, bagaj kapağını kapamamla Start Gun’ı duymam bir oldu.  Elimde araba anahtarı, numaram, çipim, arm bandim, telefonum, ipod shuffle’ım, Garmin heart rate monitorum ve kulaklığım var ve hiçbirini takmamışım, sıfır warm up halindeyim ama nedense bir telaş hadi başlayayım dedim??!! (Tugceeeeee) Bir de nispeten önlerden başladım, herkes bir gaz hızlı koşuyor ve yanımdakiler eminim kim bu deli diye bana bakıyor.  1 km kadar o şekilde gittim baya tempolu halde ve çok şükür dedim ki Tugce sağa çek malzemeleri tak öyle devam et napıyorsun, bu noktada ormana hafif giriş yaptım. Çipi taktım, her şeyi hazırladım 2-3 dk filan oyalandım orda tam çıkıcam bir baktım kulaklık yok. O hengamede kulaklığı düşürmüşüm,(Murphy!!) başladım kulaklığa bakınmaya ama yandan vızır vızır insan geçiyor. Dedim Tugce, canım benim fuck it, yola devam et müziksiz (ki her zaman aslaaa müziksiz koşamam derdim, koşuluyormuş hem de 21 km!) tam sola çıktım bir baktım sinanko tugce diye sesleniyor. Onla bir 2 km kadar koştuk yavaş yavaş. Bu arada Allahtan aklıma geldi ve Garmin’i çalıştırdım. (Nike +’ı çalıştırmak 5.km’ye nasip oldu çünkü). Sinanla karşılaştığımızda benim moral yerlerde, dedim ki ben 10 koşup bırakıyorum sen bana bakma devam et, o da bana bunu bitirirsen Amsterdam'ı çok rahat koşarız filan gaz vermeye çalışıyor :) 3. Km’de onu da etkilememek için sen önden git dedim ve ayrıldık. Ki 3-5 arası orda bırakmayı bile düşündüm maratonu. Sonraki 5 kolay geçti tipik olarak nispeten, 10 K’yı bitirdim kör-topal. 10 bitti ben bırakıcam diyorum ama madalyamı filan almadım, hafif yürümeye başladım, sonra dedim ki gidip şu kulaklığa bakayım ben en iyisi. (21K için Eymir gölünü iki tur atıyorsunuz yani 1.km aslında 11.55.km) Tekrar hafif hafif gitmeye başladım, o ara verdiğim yere girdim kulaklığa bakıyorum yaprakları kaldırıyorum filan. Burdaki düşüncem de şu:  bir yandan aslında koşarım kendimi iyi hissediyorum diyorum ama, zaten 10K koşanın çok ağırlıkta olduğu bir yarıştı o yüzden 21 koşan kalmamıştır sonuncu da olmayayım bırakayım diyorum. Derken yarışta beraber tempo yaptığımız bir bayan geldi yanımdan ve hadi hadi dedi bana. Baktım onun arkasından gelenlerde var. Ben tekrar koşmaya başladım ama bir yandan ya ben bıraktım filan diye kadına açıklama yapıyorum. Neyse hadi dedim koşabildiğin kadar Tuğçe ve devam ettim. 16’ya kadar gayet rahattı ama Eymir’i bilen vardır belki, tam ucunu dönerken otoyol kenarından geçtiğiniz noktada sıfır gölge var ve hava gerçekten çok sıcaktı. 16-17 arası en zorlandığım yer oldu 21 süresince. Bu arada o bayanı geride bıraktım ama umarım bitirebilmiştir, benim ilk yarı maratonumda büyük etkisi var. 17-21 arası pek fena geçmedi, vücüdum alarm veriyor, karın ağrısı, ayağım ( ki kanamış biraz), hafif kalça ağrısı ama onları duymamaya başladım. Burda hep şu meşhur sözü edilen uzun koşuyu mental olarak bitirirsinizi cidden, 0 müzik ve bütün dökülmelerimle test etmiş oldum.

Sonuç olarak, en son finish çizgisinde 2:40:01 rakamını gördüm, yolda yaklaşık 5 dk malzeme ve arama yaptığımı düşünürseniz, 2: 35 gibi bir rakamla ilk yarı maratonu bitirdim. (01:06'da durduğum ve arama yaptığım anları görebilirsiniz:)) Hedefim açıkçası 2:30’du ve bu kadar aksiliğe rağmen iyi olduğunu düşünüyorum. Aşağıdaki Garmin’i biraz geç başlattığım için ilk 1 km yok. Sonunda sakatlık olmaması için bol streching yaptım, voltaren kreme yüklendim ama kalçamda hafif ağrı var, menisküs olan dizimde hiçbir şey yok (çok şükür) ve cidden aşırı mutlu oldum günün sonunda. Benim için çok büyük tecrübe oldu, 21 koşmak zor ama imkansız değil onu gördüm. Demek ki hepimiz yarı maratonu bir şekilde koşabiliriz, inanın bitirme hissi çok güzel ama benim yaptığım hiçbir şeyi yapmayın. Ayrıca Ankara'da olanlar için Eymir çok güzel bir parkur, seneye de maratona yine gitmeyi düşünüyorum ben, gayet keyifli.






Buraya kadardı diye düşünüyorsanız yanılıyorsunuz, sonuçlar açıklandı ve ben 21K’da bitirenler arasındayım ama başlangıçta elimdeki chip okunamadığı için, no start time yiyerek zamanımı ölçememişler (Tugceeeeeeeex2). Herkese iyi koşular, sevgiler!

Tugce.

Friday, September 7, 2012

Ilham Almak, Ilham Vermek

Efe'nin anlattığı bir olay vardı, aslında kendisinden izin almasam da anlatıyorum. Ben kısa versiyonunu anlatıyorum, yine de kendisi yorumlarda daha iyi anlatabilir.

Bizimki bir gün Hyde Park'ta koşmaya başlamış, baya bir ilerledikten sonra çok ciddi yorulmuş. Bitmiş bir haldeyken hiç tanımadığı bir başka koşucunun gelip "haydi devam et, durmak yok" gibi kendisine motivasyon sağladığını ve anormal işe yaradığını anlatmıştı Efe.

Hayatımda bana da en büyük motivasyonu veren olaylardan biri çok benzeriydi. Ilk defa Belgrad'da 3 tur koşmaya karar vermiştim. Ilk turdan beri ters yöne koştuğumuz biriyle selamlaşıyorduk, ikinci turu bitirip üçüncü tura başladıktan yaklaşık 100 metre sonra onu parkuru yürüyerek bitirir şekilde gördüm. O da beni görünce 3. kez yeni tura başlamama şaşırmış bir şekilde alkışlayıp thumbs up yapmıştı. He, önemli mi? Değil. Tek bir kelime sarfetmemişti, sarfetse de ben zaten duymazdım müzikten. Ama hayatımın o ana kadarki en uzun koşusunun son turunda iyi motivasyon olmuştu. O ve çalan Queen.

Bu hikayeler motivasyon kaynağı bizlere, ama aslında bu blogun amacı da bir yandan birbirimizi motive etmek. Lafı ne kadar uzatsam da aslında Facebook'u açıp gördüğüm şeyin bana verdiği motivasyonu belirtmek istemiştim.

Saturday, August 11, 2012

Helal Olsun!!!

Londra Olimpiyatları'nda atletizm kadınlar 1500 metre finalinde Türk atletler Aslı Çakır Alptekin altın, Gamze Bulut ise gümüş madalya kazandı. Fazla söze gerek yok,helal olsun! iki minik kız sayesinden koşan bütün kızlar olarak eridik, bittik, teşekkürler. ayağınıza sağlık! Tuğçe

Monday, July 30, 2012

"Exercise is for people who can't handle drugs and alcohol"

Daha önce Efe'nin de bahsettiği Dean Karnazes'in "Ultra marathon man" kitabından çok sevdiğim bir sayfa oldu bu. sizlerle de paylaşmak istedim. neden koşuyorsun? sorusunu o da kendine sormuş bol bol (burda kendimizi Dean'la karşılaştırmak über ütopik olsa da:))

Sonuçta koştuktan sonra ne kadar fiziksel acı yaşarsanız yaşayın, kendinizi öncesine göre iyi hissediyorsunuz ve dünyadaki en basit eylemle elde ediyorsunuz bunu. üstüne söylenecek fazla laf yok sanırım..

 Tuğçe.


Thursday, July 12, 2012

Birkaç ilham kaynağı..


Ted Talks'ları çok seviyorum. Benim gibi devamlı bir şeyleri merak edip soru soran insanlar için günlük besleyici küçük haplar gibi buradaki bütün konuşmalar. En son izlediğim koşmakla alakalı bir videoyu da buraya koymak istedim.

Christopher McDougall’ı bazılarınız biliyordur belki, “Born To Run” isimli çok satan bir kitabı var. Hatta kitabın filme uyarlanacağı konuşuluyordu ama hala sonuçlanmadı sanırım.
Ted Talks'daki aşağıdaki konuşmasında, özetle;

- Kendisinin de sıkı savunucusu olduğu” barefoot running”den – ki şu an kime sorsanız koşmayı bir şekilde yaralanma ve acıyla bağlayacaktır, eskiden ise koşmak sadece özgürlükle bağlanırdı diyor, hak vermemek elde değil.

- İnsan ırkının belki de doğada diğer canlılara oranla fiziksel olarak en büyük özelliğinin iyi terlemesi ve dolayısıyla sıcak havalarda koşabilmesi olduğundan (buradan sıcak havada koşulmuyor diyen kendime selam çakmak isterim:))

-Koşunun yaşınızdan bağımsız olarak yıllar geçse de aynı performansı gösterebileceğiniz belki de tek spor olduğundan,

- Ve benim için en şaşırtıcı ve en önemlisi 60’lı yıllarda kadınların maraton koşmasına izin verilmemesinin en büyük nedenlerinden birinin, medikal olarak bu kadar uzun süre koşarlarsa rahimlerinin düşeceğine inanılması olduğundan bahsediyor. Bu vesileyle 1967 yılında ilk kez Boston Maratonuna resmi olarak koşu numarasıyla katılan ve maraton sırasında yaka paça durdurulmaya çalışılan Kathrine Switzer’i de anmak isterim. Aşağıdaki fotoğrafta maratonda görevli erkek arkadaşını da onu savunurken görebilirsiniz. (Ayrıca, Kathrine Switzer bu anlamda akıllara kazınsa da ondan 1 yıl önce 1966 yılında Roberta Blib adında bir kadın erkek kılığında Boston Maratonunu bitirmiş ve kendisine ilham kaynağı olmuş.) Kathrine Switzer'dan tam 5 sene sonra 1972 yılında ise kadınlar maratonlara resmi olarak katılmaya hak kazanmışlar. Katherine Switzer ise bu olaydan sonra 35 maratona katılıp, 1974 New York City Maratonunu kazanmış. Müthiş ilham verici hikayeler ve insanlar hepsi..


Aslında video da Christopher McDougall'da söylediği gibi, bütün fancy kıyafetlerden, ayakkabılardan, aletlerden bağımsız, koşmanın doğamızda olduğunu kabul edip bunu yemeği fazla kaçırdığınız akşamın sabahında kendimize verdiğimiz bir ceza olarak görmemek ve tadını çıkarmak lazım sanırım..


 


Herkese İyi Koşular :)

"Hot Chip - Flutes"


Tugce.