‘Banu klasiği’ olmaya başladı bu durum : ) Neyse ki silah patladıktan sonra sadece 3 dk geç başlamışım bu defa.
Boğaz köprüsünde koşmanın daha keyifli olacağını düşünüyordum.
Önümde yürüyen koşucular, Avrupa yakası tarafından sallana sallana cep telefonuyla konuşarak gelen sivil vatandaşlar, koşan kitlenin arasına kasabaya atını şaha kaldırarak giren kovboy gibi dalan motorsikletli adam ve arkasında halkını selamlayan kraliçe edasıyla etrafa el sallayan kadın yada yine köprünün üstünde ters yönden ilerlemeye çalışan ambulans gibi görüntülerle yarışın ilk kilometrelerinde karşılaşınca; hem can güvenliğim açısından, hemde ' Yetkililerin en yoğun olduğu Start böyleyse ileride bizi neler bekliyor acaba ? ' düşüncesiyle baya bir dumuralize oldum açıkçası.
Start alanına son dakikalarda geldiğim için ben mi göremedim o hengamede bilmiyorum fakat özellikle ilk kilometrelerde ( koşucularla keyifçiler henüz ayrışmamışken ) kitlede bir pace sıralaması algılayamadım ve insanların koşan, yürüyen, depar atan halleri arasında onlara çarpmamak ve onlar tarafından çarpılmamak için o kadar dikkat ettim ki manzaranın doğru düzgün tadını çıkaramadım.
Yakın zamanda maraton koştuğum için hala yorgun olmamında etkisi vardır muhakkak zira Avrasya Maratonu parkurunu -en azından koştuğum kısmı için- sevmedim ben.
Bu tamamen kendi kişisel fikrim. Çok sevenler olabilir, alınmasınlar.
Gülhane çıkışını finishe bağlayan yokuş neydi öyle...Bir an önce bitsin istedim. O yokuşu çıkarak maratonu tamamlayan herkesi can-ı gönülden tebrik ederim.
Bu yarışta kendi adıma çok yorulduğumu hissettim. Amsterdam’da 35 km’den sonra hissetmeye başladığım bitkinlik Avrasya Maratonu’nda 10km civarında kendini gösterdi. İnişli çıkışlı parkur koşucunun tatmin olma seviyesine göre cezbedici olabilir, benim için ise düz olmayan her yol ve özellikle o son yokuş tam anlamıyla ‘bezdirici ‘ idi. Anladım ki ben ‘düz yol’ koşucusuyum. En azından şimdilik... Bu kadar çabuk yorulmamda atmosferinde etkisi olduğuna inanıyorum.
Böylesine tepkisiz bir seyirci kitlesi göreceğimi tahmin etmemiştim. Benim koştuğum sıralarda zaten genel olarak boştu etraf. Kalabalık izleyici kitlelerinin olduğu tek tük noktalarda ise alkışlayan, destek verenlerin %99’u yabancıydı ki onlarında bir elin parmaklarını geçmediğini düşünürsek aval aval bakan insanların yanından sessizce koşmak motivasyon açısından pek besleyici olmadı açıkçası. Kendi insanımız kendi şehrimizde kendi koşan insanına hemen hemen hiç tepki vermiyor. Çok ilginç... Neyse ki koştuğum ilk bir saatte pırıl pırıl bir güneş vardı havada, saçtığı ışınlar, kulağımdaki müzik ve şehrin kendi güzelliği keyiflenmek için yetti. İşte böyle bir şekilde 1.20 ile bitirdim 15K’yı.
Katılımcıların değil fakat organizasyonun ruhu yoktu bence.
Yani birşey eksik gibiydi his olarak. Bana öyle geldi en azından...
Sinan ve Tuğçe’nin yazdıklarınıda okuyunca hem parkur olarak hemde bir hatun kişisi olarak iyi ki ilk maratonumu Avrasya’da koşmamışım dedim kendime.




















